2 Temmuz 2015 Perşembe

Deep’resyon Hali!


Biri bu sene sıcaktan kavrulacağız mı dedi? Hani şekerim, yaz geldi diye bizi kandırıyorlar. Sıcak desen sıcak değil, soğuk desen soğuk değil. Bir de üstüne ne oldu derler. N’olabilir ki daha. Sinir olur, stres olur, can sıkıntısı olur, iştah olmaz, uykun olur.

Klimalar kifayetsiz kalır. Hayattan soğutur bu havalar.
E hal böyleyken gelsin depresyonlar, gitsin mutluluklar…

Düşündükçe kendimize depresyonun elli tonunu bulabiliriz: Yaz depresyonu, kış depresyonu, tatil sonrası depresyonu, aşk depresyonu, işsizlik depresyonu, taşınma depresyonu, tatil gibi olmayan tatil depresyonu…

Bir şeylerin olması için beklenen sürede hayattan bezmemek namümkün. Böyle seni alıp rutininden uzaklaştırıp yeni rutinler yaratan, uyuşturup seni olduğun duruma hapseden bir süreç.

Var mı plansız programsız ana göre yaşamaktan daha güzeli.
Beklenmeyen tanışmalar, hesapsız buluşmalar…
İçten, sıcak, samimi…
Olsa da yesek hani.

Biz de ki can sıkıntısından yenek kaşık kaşık dondurmalar olur.
Yaslanmaktan şekli bozulmuş yastıkla bugün ne izlesem olur…
 Az kalsın unutuyordum, bir de yan tarafta başlayan inşaat çalışmasının gürültüsü olur.
‘Sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz’ tesellileri de cabası!

Daha fazla kaybolmadan, yıpranıp bozulmadan bir şeyler yapmanın vaktidir.
Bize göre, bize ait olan!
Hadi bir hava alıp gelelim o zaman.



30 Nisan 2015 Perşembe

Bir Tatlı Huzur...


‘Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan, ah Kalamış’tan…’ nağmeleri yıkarken kulaklarımı, açmamaya yemin etmiş orkidenin yeşil yaprakları karşısında oturup bir yandan da kahvesini yudumlayan bir kadın olarak huzurdan bahsetmek kolay biliyorum.



Sadece duymak istediklerim ve sessizlik… İşte huzur!


Şu anın böyle olması dünün de böyle olduğu veya yarının da böyle olacağını garanti etmez. Bazen her şeyi gözden geçirmek, eğriyi doğruyu bulmak adına tüm huzursuzlukların içinden çıkagelip böyle bir ambiyansın içine sığınırız.

Huzurla kucaklaştığı vakit nasıl bir huzursuzluk içinde kaldığını anlıyor insan… Onca telaş, koşuşturma, karmaşa… Nihayetinde sorgulama baş gösteriyor.
İki ay önce bambaşka bir hayatın planlarını yaparken, 3 ay sonra keskin bir manevra yapmış ve bambaşka güzelliklere doğru kanat çırpacağından bihaber bugünü tedirgin yaşıyor.
Yani yaşayamıyor…
Tanpınar olsa Huzur’da olduğu gibi; ‘Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbalde. Bugün de var’ derdi.  
Bir ‘neden’ aradığın ve bulamadığın an da her şey anlamsızlaşmaya başlar. Nitekim tek bir sonuç doğar: Amaçsızlık.
Uğrunda emek sarf edip, hayallerine eş edeceğin,  tüm benliğinle içinde olabileceğin bir gerçeğe ihtiyaç duymak. Seni tüm anlamsızlıklardan kurtarabilecek tek şey...
Sessizlikte yazı yazarken buluyorum kendimi. İşte benim huzurlu olmamı sağlayan ambiyans.
Var olan tüm sıkıntıları arka planda bırakmak, düşünmemek… Veya yazarak onlardan kurtulmak…
Ruhuma yazdığım bir reçete…
Koşmaktan yorulduğum vakit, durup düşünmeye ihtiyaç duyduğumda bana iyi gelecek tek ilaç…
Sahi sizin ki ne?
Uzun zamandan sonra pencere önüne tünedim yine, iki dudağımın arasından kaçan şarkı mırıltısı… Ne o çok mu güzelmiş hava?

26 Şubat 2015 Perşembe

Zamana Dair Kelimeler...





“Zaman diyorum, biraz daha zaman. Dilimin ucundaki kelimeler bu kış donmazsa, bir daha ki yıl uçmayı öğrenecekler.”
Zaman, zaman, zaman…
Yaşam boyunca en çok kullanılan fakat asla üzerine düşünülmeyen bir kavram.
‘Ah, biraz daha zamanım olsaydı’, ‘Keşke vaktimi daha iyi değerlendirebilseydim’, ‘Hey gidi günler’ diye hayıflanarak içerisinde bulunduğumuz zamanı da buruşturup atıyoruz bir kenara.

Koşup savruluyoruz her yeni gün de başka bir tarafa.
Tik tak, tik tak, tik tak… diye akarken gelecek geçmişe,
İnsanoğlu hayatta birçok anıyı doldurur heybesine…
Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman heyecan verici…
Zamanlarının kesiştiği insanlarla paylaşır bunları…
Heybesindeki yük git gide birikir, çoğalır…
Mutlu anlarının ağırlığı yoktur da, kederlerini taşıyamaz olur omuzları zamanla…
Paylaşmak ister, içindeki kötülükleri atmak ister…
Elini uzattığında bulmak ister sığındığı limanı…
Güvenli ellere emanet etmek ister içindekileri…
Dünyada var olan iyi şeyleri duyup, teselli bulmak ister…
Bir dayanağının olduğunu bilmek ve hissetmektir amacı…
Aynı zamanda
Mutluluğuna, heyecanına ortak arar…
Çoğu zaman anında paylaşacağı, kimi zaman da sonradan anlatacağı…
Sanırım hayattaki en büyük hazinemiz olan zamana da layık olan budur.
Kaliteli zaman geçirmek yakışır insana.
Yarına hazırlık yapmayı unutmadan, dünden öğrendiklerinle bugünü yaşamaktır asıl olan.
Oysa biz hayatın akışına bırakıyoruz kendimizi.
Ne dünden ders alıyoruz, ne bugünün tadına varıyoruz doyasıya.
Hep yarını düşünerek yaşıyoruz, bugünün katili olup…
Her ne kadar fark etmesek de bugün yolunda gitmeyen şeyler, yarın bir şekilde düzeliyor.
Her yeni gün de yeni bir şeyler filizleniyor…
Hayata sımsıkı tutunmaya değer şeyler…
Hepsi bir anda, birdenbire hem de.
Hadi ama!
Zamanın seni harcamasına izin verme, göster ona günün kaç saat olduğunu!