30 Mayıs 2013 Perşembe

Kadın

Susuyordu kadın.
Çünkü hiçbir kelime anlatamazdı yüreğinden geçenleri,
Hiçbir zaman deva bulmazdı derdine,
Hiçbir şarkı bestelenmemişti henüz,
Hiçbir şiir yazılmamıştı elemine,
Hiçbir dille ifade edemezdi kendini,
Hiçbir vuslat dindiremezdi özlemini.
Hiçbir hazırlık kabullenemezdi gidişini…
Beklenmedik bir anda gitmişti.

Özlüyordu kadın.
Her şey onu hatırlatıyordu,
Her kahkahası onun aklına düşmesiyle son buluyordu,
Her seste onun sesini arıyordu bıkmadan usanmadan,
‘Ya oysa!’ diye.
Her gittiği yerde anılarıyla karşılaşıyordu, yeniden yaşıyordu,
Herkesi ona benzetiyordu,
İçi burkuluyordu, nefes alamıyordu.

Ağlıyordu kadın.
Sanki şarapnel parçası pare pare ediyordu yüreğini,
İçine akıtıyordu gözyaşlarını.
Sanki hançer saplanmıştı kalbine,
Kimse görmüyordu.
Sanki dili lal kesilmişti,
Kimse duymuyordu avaz avaz çığlıklarını.
Mühürlemişti dudaklarını, dökmüyordu kelimelere ona ait hiçbir şeyi.
Her adımında o vardı,
Rüyasında o, kâbusunda o…
Her yol ona çıkıyordu.
Ona çıkan tüm yollar da çıkmaza.

Bilmiyordu kadın.
Ne yapacağını bilmiyordu,
Nerede olduğunu, kiminle olduğunu, nasıl olduğunu
Hiçbir şey bilmiyordu.
Merak ediyordu.
İyi olmasını istiyordu terk eden oymuşçasına,
Duygularını kelepçeliyordu suçluymuşçasına.

şünüyordu kadın.
Bu ayrılığa ihtiyacı yoktu.
Anlam veremiyordu usulca hayatından çıkmasına.
Anlamakta istemiyordu.
Zaman akıp gidiyordu.

Unutuyordu kadın.
İyileşiyordu.
Yeniden nefes aldığını hissediyordu.
Kuşların cilveleşmelerini duyuyordu, baharı yaşıyordu.
Kalbine kazınan mezarın üstünü örtmüştü,
Ölü bir aşktı artık acı vermiyordu.
Takvimlerden düşüyordu yapraklar birer ikişer.
Güller açıyordu gül yanaklarında,
Rengârenk görüyordu kâinatı.
Yepyeni ezgiler çalınıyordu derinliklerinde,
Nağmeler yükseliyordu kadının dudaklarından.

Kadın!
Susmuştu, özlemişti, ağlamıştı, düşünmüştü…
Yaşanması gereken ne varsa yaşamıştı.
Ve unutmuştu.





23 Mayıs 2013 Perşembe

Dün, Bugün, Yarın


Hikâyeni bilmek istiyorum!
Seni tanımak istiyorum.
Sadece hobilerini fobilerini değil, seni her şeyinle tanımak istiyorum.
Çocukluğunu mesela;
Tüm yaramazlıklarını,
Dizlerindeki yaralara sebep olan bütün düşüşlerini, gözyaşlarını, gülüşlerini…
Mesela ilkokula başladığın o günü, çocukluk aşkını…
Seni ve seninle ilgili olan her şeyi;
Dostlarını, düşmanlarını…
Hepsini ama hepsini tanımak istiyorum.
İçini kasıp kavuran tüm duygularını;
Mutluluklarını, kızgınlıklarını, düş kırıklıklarını…
Yaralarını, yalnızlıklarını, aşklarını…
Korkularını, kaygılarını, yangınlarını…
Umutlarını, ümitsizliğini…
Kuytu köşelerde kalmış gizlerini…
Seni sen yapan her hadiseyi belleğime kazımak istiyorum.
En sevdiğin mevsimi mesela, hatta ay ve günü de.
Senin şehrini öğrenmek istiyorum,
Senin sokaklarında yürümek istiyorum.
Dünya üstüne üstüne geldiğinde nereye kaçıp huzur aradığını,
Seni nerede bulacağımı,
Sana neyin iyi geldiğini,
Teker teker öğrenmek istiyorum.
Ya en sevdiğin yemek?
Birlikte yapsak tüm bunları sen bana anlatırken.
Ya o izlemeye doyamadığın film?
Ezberlesem tüm repliklerini.
Ya o neredeyse her tümcesi ruhuna işlemiş kitap?
Sana çıkan her yolu öğrenmek istiyorum.
Anlarını, anılarını…
Dününü, bugününü, yarınını…


Benim masalımı da sen bil!
Beni tüm varlığımla tanı.
Çocukluğumu mesela,
Dişçi koltuğundan nasıl kaçtığımı…
Tek başıma kaldığımda yaptığım yaramazlıkları,
Çocukça hisler beslediğim o masum ilk aşkımı…
Beni ve benimle ilgili olan her şeyi;
Yakınımdakileri, uzağımdakileri.
Hepsini ama hepsini tanı.
İçimde tozu dumana katan tüm hislerimi;
Sevinçlerimi, öfkelerimi, tutkularımı…
Acılarımı, ıssızlıklarımı, kalbimin atışlarını…
Üzüntülerimi, endişelerimi, düşkünlüklerimi…
Gün ışığına çıkmamış gizemlerimi…
Bil istiyorum.
Kâinattaki her şey üzerime geldiğinde,
Tenha bir sahilde beni bulabileceğini,
Ufak bir tebessümle yüzümde güller açabileceğini,
Hepsini birer birer bil istiyorum.
En sevdiğim mevsimin yaz, ayın temmuz olduğunu,
İstanbul’un vazgeçilmezim olduğunu,
Sevmediğim birkaç yemek dışında yemek ayırt etmediğimi,
Başucumda Müzik’le Paris sokaklarında gezintilerimi,
Beni ben yapan ne varsa öğren istiyorum.
Anlarımı, anılarımı
Dünümü, bugünümü, yarınımı…


17 Mayıs 2013 Cuma

Ne İstediğini Bileceksin...


İnsan ne istediğini bilmez. Âşık olur, ayrılır. Sevinir, mutsuz olur. Kavga eder, barışır. Gider, dönmek ister. Yine de ne istediğini bilmez. Hayalinin gerçekleşmesini ister, elde eder. Sonra hevesi kaçar, bıkar.
Sevgiyi yakalar, peşinden gidemez. Önce cesaret bulamaz, cesaret buldu mu da onu bulamaz. Kendi kendine engeller yaratır. Çözüme odaklanmaz da sorun yaratıcı olur. İnatla mutsuzluğu arar olur.
Derler ki;
Sevgiyi buldun mu kaçırmayacaksın. Birazcık mutluluk ışığı görüyorsan, oluruna bırakmayacaksın. Gideceksin peşinden. Savaşacaksın sonuna kadar. Zamanla bırakılmamak için zamana bırakmayacaksın.
El âlemi düşünmeyeceksin. Konuşacaklar, yorum yapacaklar, eleştirecekler. Kimi koş diyecek, kimi dur! Kimi vakit kaybetme derken kimi bekle diyecek. Kime inanacağını şaşıracaksın. En iyisi mi, duymayacaksın. Seviyorsan tıkayacaksın kulaklarını. Tik tak sesini dinleyeceksin, kalbinden geleni hani. Mantığını devre dışı bırakacaksın. ‘Âşık’ isen zaten mantığın seyahate çıkmış olacak sen fark etmeden.
Uğraşacaksın. Kimse altın tepsiyle sunmayacak mutluluğu sana. Didineceksin, koşacaksın, yorulacaksın. Ama sonunda başaracak, mutlu olacaksın. Onun olacaksın, onunla olacaksın.
Papatyalar dalından koparıldıktan sonra güzel kokarmış. Sen de tutup koparacaksın aşkını henüz tazeyken dalından. Tutkulu olacaksın.  Yıpratmadan yaşayacaksın.
Zaman aşımına uğratmayacaksın. Eskitmeyeceksin. Her gün yeniden doğacaksın. İlk günkü gibi yaşayacaksın heyecanını içinde. Kelebekler mideni gıdıklayacak. Yerinde duramayacaksın.
İrticalen yaşayacaksın. Anın tadına bakacaksın. Gelecek planlayacaksın ama o kadar da takılmayacaksın. Demeyeceksin ‘Gelecek gelecek de lakin bize ne getirecek?’
Ne istediğini bileceksin.
Hayatta olmaz demeyeceksin, hayattayken olduracaksın.
Sen elinden gelen her şeyi yapacaksın. Hala mı olmuyor? O zaman Can Yücel’in de dediği gibi 
‘Olmuyorsa Zorlamayacaksın.’
Gönlünü rahat tutacaksın.


15 Mayıs 2013 Çarşamba

Siz hiç..?


Ya da gideceğini hissettirdi mi?
Hani böyle ömrünüzce beklediğiniz biri, sanki “işte o” diyebileceğiniz biri…
Siz hiç mutluluğu yakalıyorum galiba diye düşünürken elinizden kaçırdığınız hissine kapıldınız mı?
Hani böyle gözlerinizin önünde kanatlanıp uçtuğunu görüyorsunuz ama “dur” diyemiyorsunuz…
Biliyorsunuz ki hayallerine kavuşacak.
Mutlu olacak…
Siz hiç onun hayalleri için henüz yeni filizlenmiş hayallerinizi dalından kopardınız mı?
Hem de körpecik, taptaze iken…
Aranızdaki kilometreleri düşünürken, aranıza sınırlar girebileceğini düşündünüz mü?
Bilmediğiniz bir yerde, bilmediğiniz insanlarla…
Sizi düşünüp düşünmeyeceğini düşündünüz mü?
Onun hayatının neresinde olduğunuzu-olacağınızı düşündünüz mü?
Delicesine merak ettiniz mi?
Kendi kendinizle dertleştiniz mi kimseyi bulamayıp da?
Hazan mevsimi yaşatıp da kalbinize, mevsim baharmış gibi yaptınız mı hiç?
Kuşlar, böcekler havada uçuşurmuşçasına…
Parmaklarınızdan sözcükler dökülürken ikinizi düşlediniz mi?
şlere bile düşmeyen geleceğinizde…
Siz hiç ya sonra dediniz mi?
Hani o gittikten sonra…
Sonra…
‘Sonralar’ istila etti mi beyninizi?
Cevabını bilmediğiniz sorularla mücadele ettiniz mi?
Siz hiç yoruldunuz mu düşlemekten?
Bitap düştünüz mü içten içe?
Sizin hiç kâbusunuz gerçek oldu mu?
Uzaklıkları bu kadar sorun ederken, uzaklar daha da uzak oldu mu?
‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur mu’ diye düşüncelerle boğuştunuz mu hiç?
Siz hiç başlamadan son bulsun diye düşündünüz mü?
Hem de yıllar sonra kalbinizin kapılarını aralamayı başaran biri için…
Tekrar kendinizi kilitli kapılar ardına atma isteği doğdu mu içinizde?
Hem de daha da fazla kilit takarak kalbinize…
Siz hiç okyanusun ortasında buldunuz mu kendinizi boğulurmuşçasına?
Yüzme bilmeksizin oraya bırakılmış gibi…
Siz hiç içinizde alevleri hissettiniz mi?
Korları topladınız mı kimseler görmeden?
Uzakları düşündükçe gözleriniz doldu mu?
Ne yapacağınızı düşündünüz mü?
Kuş olup uzaklara gittiği o gün hani…
O an düştü mü göz pınarlarınızdan yaşlar?
Hıçkıra hıçkıra ağlamak isteyip de yutkundunuz mu?
O an nefes almakta zorlandınız mı?
Oksijeniniz oymuşçasına…
Siz hiç kendinizden önce onu düşündünüz mü?
Siz hiç…
Siz…
Siz hiç aşık oldunuz mu, hiç kaybettiniz mi?
Siz hiç aşkı kaybettiniz mi?

Yağmur!


Kimilerine göre bereket, kimilerine göre ne gerek… Bazılarına bahar getirir, bazılarına hazan… Evet, yağmurdan bahsediyorum… Hani beklenmedik olanından, birdenbire bastıranından, dibine kadar ıslatanından. Çirkinleştirir de, güzelleştirir de. Rezil de eder, vezir de. Hatta şair de.
Şayet varsa sevdiğin, alırsın elini ellerine, düşersin sahillere. İliklerine kadar ıslanırsın, üşüdün mü sarılırsın. Her damlada ürperirsin. Saatlerce yürürsün, yürüdükçe düşünürsün. Düşündükçe yürürsün. Elini sımsıkı tutarsın, bağıra çağıra aşk şarkıları söylersin… Daha çok bağlanırsın. Sonunda sırılsıklam aşığım dersin. Mecazı yok edersin…
Şayet yârin yoksa özlemin artar. İmrenirsin kumruları gördükçe. Damlalar çarpar pencerene, aslında yalnızlığını yüzüne çarpar. Sessizliğini bozar. Bozar, bozar da; umar bulmaz derdine. Beklersin pencerenin önünde, izlersin saatlerce. Yar gelmez de gözlerden yaş gelir. Buğulu camda adın tektir, yitiktir.
       Bazen de sadece dinlersin yağmurun kaldırımla savaşını. Dinlersin, dinlenirsin… Doğanın savaşında huzuru bulursun derinlerden gelen toprağın kokusuyla… Baharı fısıldar bulutların ardından nazlı güneş, azar azar saçar ışıklarını… Kuşlar cıvıldarlar, cilveleşirler baharla.
Ah yağmur! El ele yürümektir yar dediğinle, romantikliktir. Hasta olacağını bilmektir, deliliktir. Şemsiyeni açmayıp ıslanmaktır, şapşallıktır. Bazılarına da yalnızlıktır.
Anlayana aşktır. Anlamayana ahmaklık.