2 Temmuz 2015 Perşembe

Deep’resyon Hali!


Biri bu sene sıcaktan kavrulacağız mı dedi? Hani şekerim, yaz geldi diye bizi kandırıyorlar. Sıcak desen sıcak değil, soğuk desen soğuk değil. Bir de üstüne ne oldu derler. N’olabilir ki daha. Sinir olur, stres olur, can sıkıntısı olur, iştah olmaz, uykun olur.

Klimalar kifayetsiz kalır. Hayattan soğutur bu havalar.
E hal böyleyken gelsin depresyonlar, gitsin mutluluklar…

Düşündükçe kendimize depresyonun elli tonunu bulabiliriz: Yaz depresyonu, kış depresyonu, tatil sonrası depresyonu, aşk depresyonu, işsizlik depresyonu, taşınma depresyonu, tatil gibi olmayan tatil depresyonu…

Bir şeylerin olması için beklenen sürede hayattan bezmemek namümkün. Böyle seni alıp rutininden uzaklaştırıp yeni rutinler yaratan, uyuşturup seni olduğun duruma hapseden bir süreç.

Var mı plansız programsız ana göre yaşamaktan daha güzeli.
Beklenmeyen tanışmalar, hesapsız buluşmalar…
İçten, sıcak, samimi…
Olsa da yesek hani.

Biz de ki can sıkıntısından yenek kaşık kaşık dondurmalar olur.
Yaslanmaktan şekli bozulmuş yastıkla bugün ne izlesem olur…
 Az kalsın unutuyordum, bir de yan tarafta başlayan inşaat çalışmasının gürültüsü olur.
‘Sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz’ tesellileri de cabası!

Daha fazla kaybolmadan, yıpranıp bozulmadan bir şeyler yapmanın vaktidir.
Bize göre, bize ait olan!
Hadi bir hava alıp gelelim o zaman.



30 Nisan 2015 Perşembe

Bir Tatlı Huzur...


‘Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan, ah Kalamış’tan…’ nağmeleri yıkarken kulaklarımı, açmamaya yemin etmiş orkidenin yeşil yaprakları karşısında oturup bir yandan da kahvesini yudumlayan bir kadın olarak huzurdan bahsetmek kolay biliyorum.



Sadece duymak istediklerim ve sessizlik… İşte huzur!


Şu anın böyle olması dünün de böyle olduğu veya yarının da böyle olacağını garanti etmez. Bazen her şeyi gözden geçirmek, eğriyi doğruyu bulmak adına tüm huzursuzlukların içinden çıkagelip böyle bir ambiyansın içine sığınırız.

Huzurla kucaklaştığı vakit nasıl bir huzursuzluk içinde kaldığını anlıyor insan… Onca telaş, koşuşturma, karmaşa… Nihayetinde sorgulama baş gösteriyor.
İki ay önce bambaşka bir hayatın planlarını yaparken, 3 ay sonra keskin bir manevra yapmış ve bambaşka güzelliklere doğru kanat çırpacağından bihaber bugünü tedirgin yaşıyor.
Yani yaşayamıyor…
Tanpınar olsa Huzur’da olduğu gibi; ‘Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbalde. Bugün de var’ derdi.  
Bir ‘neden’ aradığın ve bulamadığın an da her şey anlamsızlaşmaya başlar. Nitekim tek bir sonuç doğar: Amaçsızlık.
Uğrunda emek sarf edip, hayallerine eş edeceğin,  tüm benliğinle içinde olabileceğin bir gerçeğe ihtiyaç duymak. Seni tüm anlamsızlıklardan kurtarabilecek tek şey...
Sessizlikte yazı yazarken buluyorum kendimi. İşte benim huzurlu olmamı sağlayan ambiyans.
Var olan tüm sıkıntıları arka planda bırakmak, düşünmemek… Veya yazarak onlardan kurtulmak…
Ruhuma yazdığım bir reçete…
Koşmaktan yorulduğum vakit, durup düşünmeye ihtiyaç duyduğumda bana iyi gelecek tek ilaç…
Sahi sizin ki ne?
Uzun zamandan sonra pencere önüne tünedim yine, iki dudağımın arasından kaçan şarkı mırıltısı… Ne o çok mu güzelmiş hava?

26 Şubat 2015 Perşembe

Zamana Dair Kelimeler...





“Zaman diyorum, biraz daha zaman. Dilimin ucundaki kelimeler bu kış donmazsa, bir daha ki yıl uçmayı öğrenecekler.”
Zaman, zaman, zaman…
Yaşam boyunca en çok kullanılan fakat asla üzerine düşünülmeyen bir kavram.
‘Ah, biraz daha zamanım olsaydı’, ‘Keşke vaktimi daha iyi değerlendirebilseydim’, ‘Hey gidi günler’ diye hayıflanarak içerisinde bulunduğumuz zamanı da buruşturup atıyoruz bir kenara.

Koşup savruluyoruz her yeni gün de başka bir tarafa.
Tik tak, tik tak, tik tak… diye akarken gelecek geçmişe,
İnsanoğlu hayatta birçok anıyı doldurur heybesine…
Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman heyecan verici…
Zamanlarının kesiştiği insanlarla paylaşır bunları…
Heybesindeki yük git gide birikir, çoğalır…
Mutlu anlarının ağırlığı yoktur da, kederlerini taşıyamaz olur omuzları zamanla…
Paylaşmak ister, içindeki kötülükleri atmak ister…
Elini uzattığında bulmak ister sığındığı limanı…
Güvenli ellere emanet etmek ister içindekileri…
Dünyada var olan iyi şeyleri duyup, teselli bulmak ister…
Bir dayanağının olduğunu bilmek ve hissetmektir amacı…
Aynı zamanda
Mutluluğuna, heyecanına ortak arar…
Çoğu zaman anında paylaşacağı, kimi zaman da sonradan anlatacağı…
Sanırım hayattaki en büyük hazinemiz olan zamana da layık olan budur.
Kaliteli zaman geçirmek yakışır insana.
Yarına hazırlık yapmayı unutmadan, dünden öğrendiklerinle bugünü yaşamaktır asıl olan.
Oysa biz hayatın akışına bırakıyoruz kendimizi.
Ne dünden ders alıyoruz, ne bugünün tadına varıyoruz doyasıya.
Hep yarını düşünerek yaşıyoruz, bugünün katili olup…
Her ne kadar fark etmesek de bugün yolunda gitmeyen şeyler, yarın bir şekilde düzeliyor.
Her yeni gün de yeni bir şeyler filizleniyor…
Hayata sımsıkı tutunmaya değer şeyler…
Hepsi bir anda, birdenbire hem de.
Hadi ama!
Zamanın seni harcamasına izin verme, göster ona günün kaç saat olduğunu!


28 Kasım 2014 Cuma

Gönüllü olun ki, farklılıklarla kavrulun!

               Hayatımın en farklı dönemlerinden biri Avrupa Gönüllü Hizmeti’nde bulunduğum zamandı. “Engelli Kazanır, İnsanlık Kazanır” projesi kapsamında 2014 yaz döneminde iki ay boyunca Polonya’nın Milicz kasabasında bulundum. Aslında iki ayın tamamını burada geçirmedim. Bütün izinlerimi Avrupa’nın farklı şehirlerini görmek için fırsat bildim ve sürekli ‘yolcudur Abbas, bağlasan durmaz’ modunda gezdim durdum.
                Hepsinden önce Milicz’e ulaşana kadar olan maceramı anlatmak istiyorum. İstanbul’da yaşıyorum, ancak gönderen kuruluşumun ve birlikte gönüllülük yapacağım arkadaşımın Ankara’da olmasından dolayı uçağım Ankara’dan hareket edecekti. Sabah çok erken vakitte hareket edecek uçağıma yetişmek için İstanbul’dan yola çıktım. Sabaha karşı 5’te, uçağımız Münih’e doğru hareket etti. Münih aktarmalı Polonya uçağı arasında da biraz bekleme saati vardı. Yolda uyuyamama gibi bir durumum olduğundan uykusuzluktan bitap düşmüş vaziyette bekleme salonuna kıvrıldım. Saat geldiğinde diğer uçakla Varşova’ya indik. Ancak bizim gideceğimiz kasaba Wroclaw şehrinde bulunmakla birlikte Varşova’ya yaklaşık 6 saat uzaklıktaydı. Akşamüzerine doğru araba bulduk, Wroclaw’dan Milicz’e varma süremizde ortala bir buçuk saat oldu. Milicz’e vardığımızda gece saat 11 olmuştu. Ve ben yaklaşık 30 saattir yoldaydım. Bitkin, halsiz, neden buradayım dermişçesine…
                Bir saat sonra ertesi gün olacaktı ve tabii ki benim doğum günümdü… Sevdiklerimden uzakta olmamın burukluğunu yaşamadığımı söylesem yalan olurdu. Ama bambaşka bir deneyim yaşıyordum. Bu da bana çok güzel bir hediye idi. O gün koordinatörümüz bize Milicz’i gezdirip biraz fikir sahibi olmamızı sağladı. Çalışacağımız kreşe gittik. Diğer gönüllülerle tanıştık. İtiraf edeyim beklediğimden de küçük bir kasabaydı. Projeye tanıdık bir arkadaşımla gitmek elbette bir avantajdı. Ancak farklı yerlerde kalmak zorunda kaldık. Benim evimin kenarında insana huzur veren küçük bir göl vardı. Bu da benim mutlu olmama yetmişti. Evimde ise ikisi de uzun dönem gönüllüsü İspanyol kız ile İtalyan erkek vardı. Gayet arkadaş canlısıydılar. Burada kaldığım sürece onların kültürlerine, ülkelerine dair birçok şey öğrendim. En çok da artık o ülkelere gittiğimde kapılarını çalabileceğim birçok insan var. Koordinatörümüz bize birer de bisiklet vermişti. Zaten küçük bir yerdi ama bisikletle gitmek istediğimiz yere anında varıyor olmak mükemmel bir şeydi. Döndüğümde özlediğim şeyler arasında yerini almıştı.

                Gönüllülük yapacağımız kreşte dezavantaj olarak gördüğüm sadece bir animatör İngilizce biliyordu. Ondan başka kimseyle anlaşamıyorduk. Keza çocuklarda İngilizce bilmediğinden beden dili ve bizim öğrendiğimiz birkaç Lehçe kelime ile iletişim kuruyorduk. Bir de sevgi dilini unutmamak gerek. Kreşteki koordinatörümüz çocuklara yeni gönüllü olduğumuzu ve onlarla ilgileneceğimizi söyledikten sonra çocuklar teker teker yanımıza gelip sarılmaya başladılar. Birlikte dans ediyorduk, hoplayıp zıplayıp bütün enerjimizi atıyorduk. Kreşte her türlü imkân vardı. Resimler çizip, boyamalar yapıyorduk. Çocuk deyip geçmemek gerek, öyle ucu bucağı olmayan hayal dünyaları var ki bu süreçte onlardan neler öğrendim neler. Bir tek tiyatro sürecinde onlarla birlikte olamadım, çünkü direkt diyalog gerektirdiğinden anlaşmamız imkânsızdı. Kalan zamanım onlarla mükemmeldi.

                Milicz’e özgü bir balık türünün sergi hazırlıklarında bulunduk. Sergiye ait fotoğrafların yerleştirilmesi, mekân hazırlıklarıyla ilgilendik. Sergiye katıldığımızda sadece fotoğraflarda gördüğümüz balığın enfes tadına bakmak bütün uğraşlarımıza değdiğinin kanıtıydı.
                Polonyalı bir arkadaşımız Pierogi diye tabir edilen mantının büyüğü, biraz tatlı, içinde peynir veya patates gibi harçların bulunduğu yemeği bizim için hazırladı. Açıkçası ilk gördüğümde mantı gibi bir şey hayal ettiğim için tadına baktığımda hayal kırıklığı yaşadım. Farklı mutfakları öğrenmek konusunda da AGH büyük bir fırsattı. Ancak benim en zorlandığım konu yemekti. Çok titiz davrandığım ve domuz eti ve ürünlerini tüketmediğimden çok ince eleyip sık dokuyordum. Çünkü bu ülkede insanlar kahvaltı da bile onları tüketiyordu. Genellikle ton balığı ve vejetaryen pizza tükettiğimden Türkiye’ye döndüğümde uzunca bir müddet görmek istemediğim şeyler arasına girmişti. Bir de oradakilere menemeni öğretmiştim. Bayağı severek yediklerinden de mutlu olmuştum. Unutmadan, Milicz’de döner dükkânı işleten (her ne kadar dönere kebap deseler de) Tunuslu abimin özellikle Türklere karşı sempatisi vardı. Ve biz genelde yemeklerimizi orada yiyorduk. Kendisi de çok yardımcı oluyordu bize, güveniyorduk kendisine de. Onun misafirperverliği de çok iyidi.

                Bir avantajımda kreş yaz döneminde olduğundan bir hafta çocuklar geliyordu, diğer hafta komple kreş tatil oluyordu. Haliyle biz de izinli oluyorduk. Bu fırsat kaçar mı deyip yol iz bilmeden düştük yollara. İlk durağımız Berlin oldu. Gece yolcuğu yapmıştık, uykumuzu tam alamadan sabahın köründe Berlin sokaklarında dolanıyor bulduk kendimizi. İnternetten gezilmesi gereken yerlerin listesini yaptığımız için sadece adres bulmaya çalışıyorduk. O da hiç zor olmadı. Tüm gün görmemiz gereken her ne varsa gördük gibi. Ancak akşamüzerine doğru bitkin düştük. Bu geceyi burada geçireceğimizden geceyi geçirmek adına yer aramaya başladık. Bulduklarımız genelde dolu veya çok pahalı oluyordu. Tam ümidi kesmişken yol üzerinde bir yere rastladık. Adam şaşırtıcı bir şekilde ucuz bir fiyata konaklayabileceğimizi söyledi. Enerji toplamak adına 2 saatlik güzel bir uykunun ardından tekrar yola çıkacaktık ki, Avrupa’nın değişken iklimiyle tanıştık. Yağmur yağıyordu. Bu sefer biraz daha bilerek ve dinlenmişliğin verdiği mutlulukla dolaşıyorduk caddeleri. Kendimizi birden sokak festivalinde bulduk. Pandomimler, sihir gösterileri, danslar vs. Bu geceyi de bu şekilde geçirip ertesi gün aklımızda olan Hollanda’ya geçmekti. Ertesi gün bilet alımlarını son ana bıraktığımızdan ve yaz sezonu olmasından kaynaklı yer bulmakta zorluk çektik. Biletlerimizi alıp kalan zamanımızda Berlin’in insanı şehirden koparıp doğayla iç içe bıraktığı bir parkında bulduk kendimizi. Berlin’de olduğumuz süre içinde de kendimizi Türkiye’den uzakta hissetmedik. Çünkü her yerde Türkler vardı.


                Hollanda’ya uzun bir yolculuk sonrasında geldiğimizde arkadaşımın kuzeni karşıladı bizi. Çok yorgun olmamızdan ve akşamüzeri vardığımızdan kısa bir Amsterdam turu ardından eve dinlenmeye geçtik. Fakat ondan sonraki günlerde Amsterdam, Rotterdam ve Nijmegen şehirlerinin altını üstüne getirdik dört gün boyunca. Yanımızda bilen birilerinin olmasından dolayı yol iz aramak zorunda kalmadık. İçlerinde Amsterdam sivrilen bir şehirdi. Kanallarıyla da mükemmel bir görüntüsü vardı. Bir gün “I Amsterdam” yazısının olduğu yeni yeri aramakla geçirdik. Ama sonunda harikulade anı mahiyetinde fotoğraflarımız oldu. Kısacası değdi. Tatilin sonuna gelmiştik, mükemmel bir hafta geçirdikten sonra Polonya’ya dönüş başlamıştı.

                Bir sonraki izin zamanımda istikamet Avusturya olmuştu. Sanat kokan Viyana sokaklarında tek başıma kalmıştım. Bütün gün elimde nerelere gidilir, neler yapılır diyerek geziniyordum. Ve de birilerine sürekli fotoğrafımı çekmeleri için ricada bulunuyordum. Bir gün Statdpark’da buldum kendimi. Çeşmeleriyle ve birçok sanatçının heykelinin bulunmasıyla ünlü bir yerdi. Yediden yetmişe, yerli halktan turistlere kadar her kesimden insan vardı. Herkes kendi halinde çok eğleniyordu. Akordeon çalan sokak sanatçılarından birini dinliyorken yaşlı bir çift kalkıp dans etmeye başladı. Gerçekten eğitimli olduklarını düşünmemek elde değildi. O anda birisinin de beni dansa davet etmesi hoşuma gitmişti. Kendimi ortada müziğin ritmine kaptırmış bir vaziyette bilmediğim bir şehirde, tanımadığım biriyle dans ederken buldum. E buraya kadar gelmişken dönüş günümden önce Slovakya’ya günü birlik bir tura çıktım. Zaten bir günde gezilebilecek bir yerdi Bratislava. Tabii yağmurun yağmasıyla da bir günden daha kısa bir zamanda bitmişti bu tur da.

                Diğer izin zamanlarımda da Polonya içindeki diğer şehirleri gezme fırsatımız oldu. Auschwitz Kampı’nı (Nazi döneminin en büyük toplama ve imha kampı) görmek için Birkenau’ya gittik. Tüyler ürpertici olaylar yaşanmıştı burada, utanç verici bir insanlık tarihiydi başlı başına.
                Bu süreç boyunca internetsiz yaşamayı da öğrenmiştim bir nevi. Telefon olmadan sosyalleşebilmek de buna dâhil. Tabii ki Wi-fi bulduğumda telefonumla hemen bağlanıp sosyal medyada sörf yapıyordum. Bu kadar da olsun ama değil mi? Globalleşen dünyanın harika nimetlerinden ne de olsa internet.
                Elde olmayan sebeplerden son haftaya kalan Türk gecesi için Türkiye’den Türk kahvesi ve lokum getirmiştik. Bazı arkadaşlarımıza ulaştığımızda başka planları olduğundan katılamamışlardı. Gelen arkadaşlarla ve koordinatörümüzle Türk müzikleri eşliğinde, Türk gelenek göreneklerini anlatarak Türk gecesini gerçekleştirdik. Son partimizdi bu da.

                Peki, geriye dönüp baktığımda heybemde neler kalmıştı? Her şeyden önce bakış açınızın değiştiğini fark edeceksiniz. Ön yargılarınızı kıracaksınız. Kendinize olan güveniniz artacak. Bunlarla birlikte heybemde kalanlar; gezdiğim ülkeler, otobüs yolculuklarımdan kalan biletler, yaklaşık 5 bin fotoğraf, farklı lezzetler, birbirinden güzel insanlar, ilk otostop, lunapark, son geceki Milicz festivali, Francisco’nun veda partisi, komik anlar, ve aklıma gelmeyen nicesi…
                Böylece çok fazla tarihi-kültürel gezi yapma fırsatım olmuştu. Yanımdaki diğer gönüllünün dostum oluşu en büyük şansımdı belki de. Projenin son ayına geldiğimde bir yandan üzülüyordum, bir yandan da sevdiklerime kavuşma düşüncesiyle mutlu oluyordum. Havalar son hafta çok fazla yağışlıydı. Yaz bitmişti. Eve dönüş vakti gelmişti. Ve yine sancılı 30 saat geçirerek evime varmıştım. Çok yorgundum. Çok fazla anlatacak şeyler birikmişti. Bu yüzden yorgunluğu unutup ailemle hasret gidermiştim.
                AGH düşünen arkadaşlara tavsiyem fazla düşünmeyin. Hayatınızın bir dönemini bambaşka biri olarak yaşama fırsatınız varsa, yaşayın. İnsan evrensel bir varlıksa öyle de yaşamalı. Farklı kültürlerle harmanlanmalı, kendi kültürünü tanıtmalı. Avrupa Gönüllü Hizmeti de bunun için biçilmiş bir kaftan en nihayetinde.
                Gönüllü olun ki, farklılıklarla kavrulun!

8 Mayıs 2014 Perşembe

Fil Unutur, Kadın Unutmaz!

Fil unutur, kadınlar unutmaz!
Doğru, biz kadınlar hiçbir şeyi unutmayız…
Belki de kâinata her şeyi hatırlamak için gönderildik, erkeklerin her şeyi unutmak için gönderildikleri gibi… Ne dersiniz?
Belki bir yerlere not ederek, belki bir fotoğraf karesiyle tarihe kaydederek, belki de zihnimizin en ücra köşesine kazıyarak…
Görmek ve hatırlamak istediğimiz her şeyi o küçük loblarımıza kaydederiz, istemesek bile.
Mesela erkekler dün akşam yediği yemeği bile hatırlamazken, biz kadınlar 5 yıl önce gittiğimiz falcının söylediği kehanetleri harfi harfine dile getirebiliriz. Veya 3 yıl önce restoranda sevgilinizi süzen kadının giyiminden tutun ayakkabı numarasına kadar aklımızdadır.
Bazı anları hatırlamak heyecan vericidir. Taptaze tutar ruhunuzu, ilk günkü gibi hissetmenize olanak sağlar.
Hani sevdiğiniz adamın sizi ilk öptüğü an, bedeninize ilk dokunuşu…
Bazı anlar ise kin duygusu beslemeye elverişlidir. Hani şu kelimelere dönüşmemesi gereken anlar, hiç yaşanmamış olmasını dilediğiniz anlar…
Hani o anlamsız kavgalar, kıskançlıklar, tekrarlanmayacak da olsa yapılan hatalar…
Unutmamak için direniriz.
Unutmamak kadını hayatta tutar, fakat hayatından da çalar.
Can yakar!
Unutamaz!
‘Muş’ gibi yapar kadın.
Sineye çeker…
Lakin bütün ayrıntılar, söylenenler kelime kelime kazınmıştır belleğine…
Biraz geçmişte yaşatır kadını…
Kadına unut demek, elinde olmayanı istemek gibidir.
Neşter vurulan beden gibidir, hiçbir şey yokmuş gibi hayat devam eder fakat izi hala oradadır.


7 Mart 2014 Cuma

Kadınlarımız!

Dünya Kadınlar Günü!
Yılın 364 gün 6 saatinde unutulan kadınlarımızın günü!
Dünyanın birçok ülkesinde doğar doğmaz hayata yenik başlayan kadınlarınızın günü!
İkinci sınıf vatandaş muamelesi gören kadınlarımızın günü!
Şiddete ve tacize maruz kalan, hakları sözde korunan kadınlarımızın günü!
Hiç görmediği birisiyle evlendirilen kadınlarımızın günü!
Hatta daha çocuk sıfatını taşıdığı halde evlendirilen kadınlarımızın günü!
Töre yüzünden katledilen kadınlarımızın günü!
Namus adı altında baskı gören kadınlarımızın günü!
Çocuk sahibi olamadığı için üzerine kuma getirilen kadınlarımızın günü!
Reklam amaçlı bedeni üzerinden rant sağlanmaya çalışan kadınlarımızın günü!
Hani kadınlarımız olmadan yaşanmayacak bir dünyada onlara ‘bahşedilmiş’ sıradan bir gün bugün…
Her 8 Mart’ta tüm dünyada kadınların ne kadar fedakar, cefakar olduğundan,  sözde kadın haklarından söz edildiği gün bugün…
Her geçen gün artan tüketim çılgınlığına kurban verdiğimiz bir güne dönüşen bir gün bugün…
Hâlbuki bugün “EMEKÇİ Kadınlar Günü” değil miydi yola çıktığında?
Geleneksel olarak kadın artık emeğinde ötesinde hemen hemen her alanda etkin olduğu şu an ki dünyada sürekli mücadele halinde olduğu gerçeğini kim inkar edebilir ki?
8 Mart kadının organize olma ve eşit yaşam hakkı için savaşma gününün simgesidir!
8 Mart dünyanın her bir köşesinde kadının özgürleşme, dayanışma ve mücadele günüdür!
Gayesinden şaşmayan, tüketim çılgınlığına bulaşmayan, herhangi bir kampanyaya malzeme gitmeyen bir gün istiyorum!
Kadının problemlerine yönelen, unutulmuşluğuna dikkat çekip yılın diğer günleri de hatırlanabilen bir gün istiyorum!

Sınıf ayrımı ve cinsel sömürüyü sonlandırmak adına, eşitlik, demokrasi, özgürlük adına, barış dolu şiddetsiz bir dünya yaratmak adına, emeğe değer gösterilmesi adına tüm dünyadaki kadınların “Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nü kutlarım!


5 Mart 2014 Çarşamba

Sonralar...

     Havalar da soğudu bu aralar... Gelenler de bir gitme peşinde. İnsanlar böyle işte, hayatına girerler. Eğlenirsiniz, gülersiniz, mutlusunuzdur onlarla. Dünya umurunuzda değildir hatta. Bir gün, iki gün… Sonra gidecekleri gün gelir. Veda vaktidir. Acımasızlar, insafsızlar. Kucaklarsınız, sımsıkı sarılırsınız. Sonra ‘kendine iyi bak’ deyip uzaklara gitmek için adım atarlar. Size de arkasından el sallamak düşer. ‘Hoşça kal’ dersiniz birbirinize ama kalamazsınız ki hoş. Her gününüzde olmasını istediğiniz insanlar gelirler, görünürler, alıştırırlar kendilerine ve giderler. İnsanlar gider. Severler ama giderler. Mutlulardır ama giderler. Gülerler ama giderler. Sanki hiç gelmemiş gibi.
     
     Gelmezler. Gelmek nedir bilmezler. Gitmelere âşıktırlar. Hep gitmeyi severler. Bilmezler, hayat biter. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamı ertelerler. Ertelemenin sonu yoktur hiç.
     Sonu düşünmezler. Son nedir, bilmezler.
        
     Hayatları sonralar üzerine kuruludur. İnsanlar böyledir. Sonraları severler, yarını görmeye senetleri varmış gibi. Anın tadına varamazlar. Gelecek kaygısı yüzünden bugünün katili olurlar. Farkına varmazlar, bu hayatın tekrarı olmadığını.
     Sonra mı? Sonra ömürler biter…