‘Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan,
ah Kalamış’tan…’ nağmeleri yıkarken kulaklarımı, açmamaya yemin etmiş orkidenin
yeşil yaprakları karşısında oturup bir yandan da kahvesini yudumlayan bir kadın
olarak huzurdan bahsetmek kolay biliyorum.
Sadece duymak istediklerim ve sessizlik…
İşte huzur!
Şu anın böyle olması dünün de böyle olduğu
veya yarının da böyle olacağını garanti etmez. Bazen her şeyi gözden geçirmek,
eğriyi doğruyu bulmak adına tüm huzursuzlukların içinden çıkagelip böyle bir
ambiyansın içine sığınırız.
Huzurla kucaklaştığı vakit nasıl bir
huzursuzluk içinde kaldığını anlıyor insan… Onca telaş, koşuşturma, karmaşa… Nihayetinde
sorgulama baş gösteriyor.
İki ay önce bambaşka bir hayatın planlarını
yaparken, 3 ay sonra keskin bir manevra yapmış ve bambaşka güzelliklere doğru
kanat çırpacağından bihaber bugünü tedirgin yaşıyor.
Yani yaşayamıyor…
Tanpınar olsa Huzur’da olduğu gibi; ‘Niçin
bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin, ya istikbalde. Bugün de var’
derdi.
Bir ‘neden’ aradığın ve bulamadığın an da
her şey anlamsızlaşmaya başlar. Nitekim tek bir sonuç doğar: Amaçsızlık.
Uğrunda emek sarf edip, hayallerine eş
edeceğin, tüm benliğinle içinde
olabileceğin bir gerçeğe ihtiyaç duymak. Seni tüm anlamsızlıklardan
kurtarabilecek tek şey...
Sessizlikte yazı yazarken buluyorum
kendimi. İşte benim huzurlu olmamı sağlayan ambiyans.
Var olan tüm sıkıntıları arka planda
bırakmak, düşünmemek… Veya yazarak onlardan kurtulmak…
Ruhuma yazdığım bir reçete…
Koşmaktan yorulduğum vakit, durup düşünmeye
ihtiyaç duyduğumda bana iyi gelecek tek ilaç…
Sahi sizin ki ne?
…
Uzun zamandan sonra pencere önüne tünedim yine,
iki dudağımın arasından kaçan şarkı mırıltısı… Ne o çok mu güzelmiş hava?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder