28 Ekim 2013 Pazartesi

Bazen...

      Bazen yüreğini sığdıramazsın hiçbir yere. Yüzünü güldürecek bahaneler olmaz avucunda. Normal günlerde seni çok mutlu edecek şeyler düşer ayaklarını da, hiçbiriyle ilgilenmezsin. Duvarlar üzerine gelir. Gürültü olur ufacık sesler bile. Sana neyin iyi geleceğini bilemezsin. Hatıralara dalar gidersin. Zaten hiç peşini bırakmaz geçmiş. Bazı anların vardır yaşamında, tekrar tekrar izlemek istediğin… Dönüp değiştirmek istediğin yerleri de olur. Saçma sapan sebeplerden mutluluğuna gölge düşüren anlar… Başkasına ‘basit’ gelen ama seni derinden yaralayan sözcükler belki de… Düşlerini düşüren sözcükler… Renklerini solduran, siyaha büründüren sözcükler… Kaçmak istersen daha fazla köşeye sıkıştırır seni. Aklından bir an olsun ayrılmaz. Oksijenin tükenir; ceketini alıp uzaklaşırsın oradan. Burnunu yakar temiz hava ilk başta, ciğerlerine de ulaşınca bir rahatlık hissi verir. Silkeler seni, bir nebze de olsa kendine gelirsin. Gözlerin yaşarır, gördüklerin bulanıklaşır. Yürümeye başlarsın, düşüncelerini dağıtmak için takarsın kulaklıklarını… Fakat çalan o şarkı düşüncelerini daha da derinleştirir. Elin varmaz değiştirmeye… Sesi sonuna kadar açarsın. Hızlı ve büyük adımların vardır. Yürürsün, yürürsün, yürürsün… Bilmezsin nereye, neden gittiğini. Bildiğin bir tek şey vardır; o da derhal uzaklaşmak… Rüzgâra karşı yürürsün. Sen ne kadar hırçınsan, rüzgâr da sana bir o kadar sert yaklaşır. Saçlarını savurur. Bedenin üşür fakat hissetmezsin. Yürümek de sana iyi gelmemeye başlar. Koşmaya başlarsın. Bedenin bitkin düşmeye başlar ama sen durmaya, geri dönmeye hiç meyilli değilsindir. Nefesin kesilince bir durursun, etrafında kimsecikler kalmamış olur. Issız bir yerde var olan tek şey; sen ve birkaç martının çığğından başka bir şey değildir. Dizlerin titremeye başlar, oturabileceğin bir bank arar gözlerin. Hiçbir manzarası olmayan o ıssız yerde bir banka oturup kaparsın göz kapaklarını. Dişlerini ve yumruklarını sıkarsın farkında olmaksızın. Gözlerinden bir iki damla yaş süzülür… İçini acıtan şeyler yeniden su yüzüne çıkar… “İnsanlar neden böyle? Neden merhametten yoksullar? Neden iyilik nedir bilmezler? Neden birbirlerini sevemezler? Mutlu görünmek için bunca çaba niye? Peki ya nasıl böylesine acımasız olabiliyorlar? Nasıl bu kadar kolay rol yapabiliyorlar? ‘Nasılsın?’ sorusu nasıl böyle basitleşebildi? Ezbere tabii tutulmuş bir ‘İyiyim.’den başka yanıtı var mı? Neden ilgili görünmek için bunca muamele? Seni iyi tanıyan zaten kötü olduğunu bilir diye mi ‘Kötüyüm.’ dememek? …” Bunların hepsini görmeye başladıysan şayet, sen umursamamaya çalışsan da aklından çıkaramazsın. Geri döndüğünde her şey bıraktığın gibidir. Yaşadığın duygusal kriz anını bilmez kimse, yokluğun bile fark edilmemiştir belki de. Kimse anlamaz, bakar öylesine.
      Sen ise güler geçersin sadece.

8 Ağustos 2013 Perşembe

Tatlı Ballı Bayramlara...

       Bu bayram da her bayram olduğu gibi anneler, babalar, çocuklar, dedeler, nineler, teyzeler, halalar, amcalar, dayılar, kuzenler, yeğenler, komşular, arkadaşlar… Tanıdığınız kim varsa ya bir araya geleceksiniz ya da teknolojiyi kullanıp telefonla görüşeceksiniz.  Kolaya kaçıp toplu mesaj atma tekniğini kullanmazsanız tabii ki. Kabristan ziyaretlerinde bulunup dualarınızı edeceksiniz. Toprakta bitmiş otları temizleyeceksiniz, toprağı sulayıp birbirinden renkli çiçekler dikeceksiniz. Sonra ziyaret faslına geçeceksiniz. Tatlılar, börekler yiyeceksiniz. Şayet Ramazan’da kilo verdiyseniz, katbekat fazlasını geri alacaksınız. Üstüne bunu hiç umursamayacaksınız.

       Bayram paylaşmaktır, akraba ziyaretleridir. Mutluluktur, sevinçtir, içtenliktir. Barıştır! Bayram harçlıktır, cepler dolusu şekerdir. Erkek çocukları için yeni bir ayakkabı, kızlar için ise süslü bir elbisedir belki de bayram. Elleri öpülesi büyüklerimiz için hatırlanmaktır. Gözleri yolda hasretle beklemektir. Bir de şeker komasına girmektir. Ne kadar dikkat etmek isterseniz isteyin çikolataya, baklavaya ‘hayır’ demek her yiğidin harcı değildir. Sonuçta bayram bu, midede bayram etmeli değil mi?

       Klişeleşmiş bir tabirdir ‘ah, nerede o eski bayramlar…’  Lakin günümüzde, bayram demek ‘tatil’ demek oldu. ‘Deniz, güneş, kum’ demek oldu. Hısım-akraba ile telefonla bayramlaşmak yeterli sayılır oldu. Andığımız o eski bayramların yerini şimdilerde kayak pistleri, tatil beldeleri alır oldu.  Duygusuz, hiçbir içtenliği olmayan kısa mesajlar demek oldu. Tek tek-kişiye özel mesaj yazılmaya bile üşenilir oldu. Sosyal medyada bir tweet ile bayram bitirilir oldu. Yazık oldu o ‘eski bayramlara’! Aslında değişen bayram değil, değişen bizleriz. Gelenek göreneklerimizi yaşatacak olan bizleriz. Belki de her bayramda geçmiş bayramları arayacağız. Fakat geri getirmek için hiçbir şey yapmayacağız!

       Bu yazıma da son vermeden önce şuna da değinmeden geçemeyeceğim.      

       Peki ya, herkese geldi mi bu ‘bayram’? Çocuklarının ziyaretine gitmediği huzur evinde yaşayan yaşlılarımıza geldi mi yahut kimsesiz çocuklara? Ülkesinde huzurun olmadığı, her gün kanların döküldüğü halka… Bayramlıktan bihaber yoksullara… Ve daha nicesine.

       Demem o ki; zenginlerin fakirlere yardım ettiği, insanların insanlığını hatırladığı, vefanın bilindiği, ‘komşusu açken tok yatılmadığı’, küslüklerin bitirildiği, çocukların sevindirildiği bayramlara kavuşmak dileğiyle.

       Bayramlar sevenlere, sevilenlere güzel. Koşup büyüklerimizin ellerini öpelim. Küçüklerimizi sevindirelim. Gülelim, eğlenelim.

       Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öper, Ramazan bayramınızın şeker tadında geçmesini temenni ederim. 

27 Temmuz 2013 Cumartesi

İste ve Harekete Geç!

       İstemek başarmanın yarısıysa, neden her isteğimiz başarıya ulaşmıyor? Çok mu istemedik? Kalpten mi dilemedik? Yoksa imkânsızı mı bekledik?

       İstemek…

       İnsan doğası gereği birçok şeyi ister ve gerçekleşmesi için de kapasitesi dâhilinde elinden geleni yapar. İnsan istedi ve okyanusları aşarak kıtalar kat etti.  İnsan istedi ve aya çıktı. İnsan istedi ve isteğini gerçek kıldı. Demek istediğim imkânsız gibi görünen istekler sadece arzulamak ve azmetmekle gerçekleştirilebilir. ‘İmkânsız’ sadece yeterince istemeyen insanların kullandığı klasik bir bahane sözüdür!

       İsteyeceksiniz…

       İliklerinize kadar isteyeceksiniz hem de. Hayalini kuracaksınız, tüm hücrelerinizle arzulayacaksınız. Çınar gibi güçlü olacaksınız, sağlam adımlarla ilerleyeceksiniz hedefinize. Yolun daha başındayken, henüz yeşermemişken sizi kırıp koparmalarına izin vermeyeceksiniz. Ter akıtacaksınız, gözyaşı dökeceksiniz, rüyalarınızı süsleyecek, dua edeceksiniz. Onunla yatıp, onunla kalkacaksınız. Vazgeçmeyeceksiniz, yılmayıp yıkılmayacaksınız. İnanacaksınız, özümseyeceksiniz. Düşeceksiniz ama kalkmayı bileceksiniz. Nefesiniz yetmeyecek belki ama pes etmeyeceksiniz.

       İsterseniz; bir adım öne geçersiniz, eyleminizin yarısını başarmış olursunuz. Son bir şey kalır geriye: harekete geçmek! Sonunda zaferi kazanırsınız veyahut kaybedersiniz. Sonuçta siz istediniz ve emek sarf ettiniz. Kimse sizi bir şey yapmamakla itham edemez, keza siz de kendinizi böyle bir şeyle suçlayamazsınız.

       İnsanız, sihirli değneğimiz yok ki masallardaki gibi dilediğimiz her neyse anında oluversin. Hem zaten insanlar olarak kolay elde ettiğimiz ne olursa olsun kıymetini de bilmeyiz.

       Dilediğiniz şey gökten şıp diye düşüvermedi mi de, bahane bulmak kolay olur. Öyle şansa, kadere, kısmete de bırakmayacaksınız işinizi. Önce efor sarf edeceksiniz. Uğraşıp didineceksiniz. Evrene kanıtlayacaksınız arzunu. Feleği yüzünüze güldüren ‘siz’ olacaksınız.

       İnsanız biz! Aklımız ve zamanımız var. Bir de sabrımız. Kullanmayı bilene ne âlâ.

       Hevesinizi bir nefeste kurutmamanız temennisiyle…



9 Temmuz 2013 Salı

Bazı, Bazısı, Bazıları

30 Mayıs 2013 Perşembe

Kadın

Susuyordu kadın.
Çünkü hiçbir kelime anlatamazdı yüreğinden geçenleri,
Hiçbir zaman deva bulmazdı derdine,
Hiçbir şarkı bestelenmemişti henüz,
Hiçbir şiir yazılmamıştı elemine,
Hiçbir dille ifade edemezdi kendini,
Hiçbir vuslat dindiremezdi özlemini.
Hiçbir hazırlık kabullenemezdi gidişini…
Beklenmedik bir anda gitmişti.

Özlüyordu kadın.
Her şey onu hatırlatıyordu,
Her kahkahası onun aklına düşmesiyle son buluyordu,
Her seste onun sesini arıyordu bıkmadan usanmadan,
‘Ya oysa!’ diye.
Her gittiği yerde anılarıyla karşılaşıyordu, yeniden yaşıyordu,
Herkesi ona benzetiyordu,
İçi burkuluyordu, nefes alamıyordu.

Ağlıyordu kadın.
Sanki şarapnel parçası pare pare ediyordu yüreğini,
İçine akıtıyordu gözyaşlarını.
Sanki hançer saplanmıştı kalbine,
Kimse görmüyordu.
Sanki dili lal kesilmişti,
Kimse duymuyordu avaz avaz çığlıklarını.
Mühürlemişti dudaklarını, dökmüyordu kelimelere ona ait hiçbir şeyi.
Her adımında o vardı,
Rüyasında o, kâbusunda o…
Her yol ona çıkıyordu.
Ona çıkan tüm yollar da çıkmaza.

Bilmiyordu kadın.
Ne yapacağını bilmiyordu,
Nerede olduğunu, kiminle olduğunu, nasıl olduğunu
Hiçbir şey bilmiyordu.
Merak ediyordu.
İyi olmasını istiyordu terk eden oymuşçasına,
Duygularını kelepçeliyordu suçluymuşçasına.

şünüyordu kadın.
Bu ayrılığa ihtiyacı yoktu.
Anlam veremiyordu usulca hayatından çıkmasına.
Anlamakta istemiyordu.
Zaman akıp gidiyordu.

Unutuyordu kadın.
İyileşiyordu.
Yeniden nefes aldığını hissediyordu.
Kuşların cilveleşmelerini duyuyordu, baharı yaşıyordu.
Kalbine kazınan mezarın üstünü örtmüştü,
Ölü bir aşktı artık acı vermiyordu.
Takvimlerden düşüyordu yapraklar birer ikişer.
Güller açıyordu gül yanaklarında,
Rengârenk görüyordu kâinatı.
Yepyeni ezgiler çalınıyordu derinliklerinde,
Nağmeler yükseliyordu kadının dudaklarından.

Kadın!
Susmuştu, özlemişti, ağlamıştı, düşünmüştü…
Yaşanması gereken ne varsa yaşamıştı.
Ve unutmuştu.





23 Mayıs 2013 Perşembe

Dün, Bugün, Yarın


Hikâyeni bilmek istiyorum!
Seni tanımak istiyorum.
Sadece hobilerini fobilerini değil, seni her şeyinle tanımak istiyorum.
Çocukluğunu mesela;
Tüm yaramazlıklarını,
Dizlerindeki yaralara sebep olan bütün düşüşlerini, gözyaşlarını, gülüşlerini…
Mesela ilkokula başladığın o günü, çocukluk aşkını…
Seni ve seninle ilgili olan her şeyi;
Dostlarını, düşmanlarını…
Hepsini ama hepsini tanımak istiyorum.
İçini kasıp kavuran tüm duygularını;
Mutluluklarını, kızgınlıklarını, düş kırıklıklarını…
Yaralarını, yalnızlıklarını, aşklarını…
Korkularını, kaygılarını, yangınlarını…
Umutlarını, ümitsizliğini…
Kuytu köşelerde kalmış gizlerini…
Seni sen yapan her hadiseyi belleğime kazımak istiyorum.
En sevdiğin mevsimi mesela, hatta ay ve günü de.
Senin şehrini öğrenmek istiyorum,
Senin sokaklarında yürümek istiyorum.
Dünya üstüne üstüne geldiğinde nereye kaçıp huzur aradığını,
Seni nerede bulacağımı,
Sana neyin iyi geldiğini,
Teker teker öğrenmek istiyorum.
Ya en sevdiğin yemek?
Birlikte yapsak tüm bunları sen bana anlatırken.
Ya o izlemeye doyamadığın film?
Ezberlesem tüm repliklerini.
Ya o neredeyse her tümcesi ruhuna işlemiş kitap?
Sana çıkan her yolu öğrenmek istiyorum.
Anlarını, anılarını…
Dününü, bugününü, yarınını…


Benim masalımı da sen bil!
Beni tüm varlığımla tanı.
Çocukluğumu mesela,
Dişçi koltuğundan nasıl kaçtığımı…
Tek başıma kaldığımda yaptığım yaramazlıkları,
Çocukça hisler beslediğim o masum ilk aşkımı…
Beni ve benimle ilgili olan her şeyi;
Yakınımdakileri, uzağımdakileri.
Hepsini ama hepsini tanı.
İçimde tozu dumana katan tüm hislerimi;
Sevinçlerimi, öfkelerimi, tutkularımı…
Acılarımı, ıssızlıklarımı, kalbimin atışlarını…
Üzüntülerimi, endişelerimi, düşkünlüklerimi…
Gün ışığına çıkmamış gizemlerimi…
Bil istiyorum.
Kâinattaki her şey üzerime geldiğinde,
Tenha bir sahilde beni bulabileceğini,
Ufak bir tebessümle yüzümde güller açabileceğini,
Hepsini birer birer bil istiyorum.
En sevdiğim mevsimin yaz, ayın temmuz olduğunu,
İstanbul’un vazgeçilmezim olduğunu,
Sevmediğim birkaç yemek dışında yemek ayırt etmediğimi,
Başucumda Müzik’le Paris sokaklarında gezintilerimi,
Beni ben yapan ne varsa öğren istiyorum.
Anlarımı, anılarımı
Dünümü, bugünümü, yarınımı…